Ödül “kan”a yakın görünüyor

Yılın adayları içinde, bu tanıtım ışıltısına, hayli yüksek gişe hasılâtına rağmen en az ihtiyaç duyan film, “Juno” olsa gerek. Ne de olsa, yılın sürpriz filmi olmanın bütün avantajlarını taşıyor. Ancak bu karanlık, kanlı, karamsar filmler yılında bahar esintisinden farksız. En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu, Özgün Senaryo dallarında adaylıkları var. On altı yaşında hamile kaldığını anlayınca çocuğunu evlâtlık verme kararı alan zeki, sözünü esirgemez bir kızın kahramanı olduğu “Juno”, gerçekten de yılın en iyi filmlerinden biri. Ama açıkçası pek şansı olacağını sanmıyorum. Belki Ellen Page bir sürpriz yaratır. Hele genç yönetmeni (aynı meslekten İvan Reitman’ın oğlu) Jason Reitman ödül alırsa, Coen’leri çok sevdiğim halde, o ödülü ben almış gibi bayram ederim.

BAFTA adaylıklarının neredeyse yarısına sahip olmakla kalmayıp En İyi Film ödülünü de alan “Atonement / Kefaret”e gelince, daha önce de En İyi Film (Dram) ve En İyi Müzik Altın Küre’lerine layık bulunmuştu. Joe Wright’ın filmi, çok incelikli bir kostüme dram, Ian McEwan’ın aynı adlı kitabının uyarlanma konusunda zorluklar çıkaran hülyalı bir havası olduğu halde iyi de bir uyarlama. Ama, hem de BAFTA’de “No Country for Old Men / İhtiyarlara Yer Yok” ile “There Will Be Blood / Kan Dökülecek” geride bırakmasına ve Altın Küre’lerine rağmen, Oscar alacağını sanmam. Ne yazık ki genç yönetmeni de aday olamadı. Pek ihtimal vermesem de belki küçük Saoirse Ronan, şimdiden harikulade Cate Blanchett’a ait olduğunu düşündüğüm En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kapabilir diyorum. “Atonement” yedi dalda aday, özellikle genel olarak sanat yönetimi yelpazesine giren dallarda şanslı görünüyor ama, Altın Küre’de yarışan başrol oyuncuları Keira Knightley ve James McAvoy bu sefer aday olamadı.

“Michael Clayton / Avukat” ise, her şeyden önce, filmde para almadan oynamayı kabul eden George Clooney’nin omuzlarında yükseliyor. Clooney, yalnızca sevilen bir aktör olmakla kalmıyor, senaristler grevinin önde gelen destekleyicilerinden biri. Doğrusu, perde ve ekran oyuncularının meslek kuruluşu SAG’ın Altın Küre’ye katılmama kararı alışını biraz da ondan bilmiştik. Yazarlar ile yapımcılar arasında anlaşma olmazsa, Oscar’ı da es geçeceğinden eminiz. Altın Küre’de adaylıkta kalan Clooney, “Michael Clayton” ve yönetmen Tony Gilroy, bence burada da aynı yerde kalacak. Öte yandan, Hollywood’da neler olacağı bilinmez. Akademi üyeleri, artık mağdur durumdan da çıkan senaristlere o kadar da sempati duymuyordur belki ve bu da onların mücadelesini en hararetle benimseyenlerden biri olan Clooney’e yansıyabilir. Buna karşılık, filmin yedi dalda adaylığı var, yani istisnai bir durum olmazsa, bir-iki tane ödül alabilir.

“There Will Be Blood” ve "No Country for Old Men"e gelince, ikisi de sekizer dalda aday oldu. Bunların içinde En İyi Film, Yönetmen ve Erkek Oyuncu da var. Bir de, En İyi Görüntü Yönetmeni. Öyle de olması gerekir, çünkü iki film de boğucu ama ustaca yaratılmış atmosferlere sahip. İlkinde görüntüler Robert Elswit’e ait. İkincisinin görüntü yönetmeni Roger Deakins ise, aynı zamanda “The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford/ Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” ile de aday oldu, çift kulvarda yarışıyor.

“There Will Be Blood”, çok sevdiğimiz Paul Thomas Anderson adına çok cesurca bir tecrübe. Coenler’in “No Country for Old Men”i ise, “Fargo”nun daha karanlık bir versiyonunu andırıyor. İkisi de çarpıcı, ustaişi filmler. Oyuncuları da çok iyi, sadece Oscar’a aday olanları değil, diğerleri de. Sanırım Daniel-Day Lewis, 1970’teki “My Left Foot”tan sonra ikinci Oscar’ına “There Will Be Blood”la kavuşarak bu ödüllü yılı altın bir heykelle noktalayacak. Aynı şey En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalının adaylarından, “No Country for Old Men”in Anton Chigurh’u Javier Bardem için de geçerli. Gerçi Philip Seymour Hoffman da “Charlie Wilson’s War / Charlie Wilson’ın Savaşı”nın Gust Avrakotos’u olarak çok başarılı ama, Bardem’in rakip tanımayacağına inanıyorum.

Sonuçta bunların hepsi, filmlerin şansını yükselten faktörler. Çok dalda aday olan filmler de genellikle az adaylıklı filmlerden başarılı oluyor. Yönetmen dalında ise, belki diyorum, Coenler ve Anderson’un üstün performanslarına rağmen, ilk kez bu kadar yumuşak, ölçülü gördüğümüz Julian Schnabel “The Diving Bell and the Butterfly” ile aradan fırlar. Ödülü alması için duacı olduğum bir başkası ise, biz onu halen gençliğimizin en yetenekli ve güzel oyuncularından biri olarak hatırlarken, “Away from Her”de bir Alzheimer hastasını oynayan Julie Christie.

Oscar adaylıkları her yıl olduğu gibi bu yıl da çeşitli itirazlarla karşılaştı. Eleştirmenler, “Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street”, Bob Dylan filmi “I’m Not There”, Sean Penn’in yönettiği “Into the Wild”, “Zodiac”, “The Diving Bell and the Butterfly”, “Across the Universe” ve hatta “Ratatouille”in bile bu listede yer alabileceğini düşünüyor. “Ratatouille” ise Yabancı Dilde En İyi Film Jürisi’nin kurbanı olmuştur belki. Fransa adına yarışan mükemmel “Persepolis” bu dalda değil de Animasyon dalında aday gösterildi. Bu durumda, senaryo dahil toplam beş dalda adaylığı olan “Ratatouille”in çantada keklik görünen Animasyon ödülü tehlikeye girdi. Ama bizce bu yıl Oscar’ın esas hışmına uğrayan film, “4 Months, 3 Weeks and 2 Days / 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”. Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye’li güzelim filmi listede yer almıyor.